Dr.Faruk ŞEN
UGM Genel Müdür Yardımcısı
AB ile Hindistan, şimdiye kadarki en büyük ve en kapsamlı serbest ticaret anlaşmalarını tamamlayarak, jeopolitik belirsizliklerin arttığı bir dönemde kurallara dayalı ticaret ve ekonomik açıklığa güçlü bir mesaj vermiştir. Yaklaşık 2 milyar kişilik bir serbest ticaret alanı oluşturan anlaşma, iki taraf arasında hâlihazırda 180 milyar avroyu aşan ticareti daha da derinleştirmeyi ve AB’nin Hindistan’a ihracatını 2032’ye kadar iki katına çıkarmayı hedeflemektedir. Tarifelerin büyük ölçüde kaldırılması sayesinde Avrupalı firmalar için yıllık yaklaşık 4 milyar avro gümrük vergisi tasarrufu öngörülmektedir.
Avrupa Birliği (AB) ile Hindistan arasında 2022 yılında yeniden başlatılan Serbest Ticaret Anlaşması (STA) ve Yatırım Koruma Anlaşması (IPA) müzakereleri, yalnızca ikili ticaret ilişkileri açısından değil, aynı zamanda küresel ticaret mimarisi, tedarik zincirlerinin yeniden yapılanması ve sürdürülebilir kalkınma hedefleri bakımından da stratejik bir dönüm noktası oluşturmaktadır.
Bu kapsamda Avrupa Komisyonu tarafından talep edilen Sürdürülebilirlik Etki Analizi (SIA), söz konusu anlaşmaların ekonomik, yatırım, sosyal, çevresel ve insan hakları boyutlarındaki muhtemel etkilerini çok katmanlı bir metodolojik çerçeveyle incelemektedir. Çalışma, muhafazakâr ve iddialı olmak üzere iki ayrı senaryo üzerinden yürütülmüş; sınırlı liberalizasyon ile derin ve kapsamlı liberalizasyon varsayımları karşılaştırmalı biçimde analiz edilmiştir. Nicel analizler genel denge (CGE) ve yerçekimi modelleriyle desteklenirken, sosyal, çevresel ve insan hakları alanlarında risk-temelli “heatmap” yaklaşımı ve yoğun paydaş istişareleri kullanılmıştır.
Ekonomik etkilere bakıldığında, iddialı senaryoda AB’nin Hindistan’a ihracatının %100’ün üzerinde artması, Hindistan’ın AB’ye ihracatının ise yaklaşık %85–90 oranında yükselmesi beklenmektedir. Ticaret hacmindeki bu artış özellikle kimyasallar, makine, elektronik, otomotiv ve tekstil gibi sektörlerde yoğunlaşmaktadır. Bununla birlikte, AB tarafında tekstil, hazır giyim ve demir-çelik gibi emek yoğun sektörlerde üretim ve çıktı kayıpları öngörülmektedir.
Hizmet ticareti açısından model sonuçları, ticaret yaratıcı ve ticaret saptırıcı etkilerin eş zamanlı ortaya çıkacağını göstermektedir. AB’nin Hindistan’a yönelik ikili hizmet ihracatı artarken, her iki tarafın toplam hizmet ihracatında sınırlı düşüşler gözlenmektedir. Bu durum, hizmet ticaretinin en önemli kanallarından biri olan Mode 3’ün (ticari varlık yoluyla hizmet sunumu) modele tam olarak dâhil edilememesinden kaynaklanan yapısal bir sınırlılığı da yansıtmaktadır.
Makroekonomik düzeyde ise 2030 perspektifinde AB GSYH’sinde %0,1–0,2, Hindistan GSYH’sinde ise %0,6–1,0 oranında artış öngörülmektedir. Refah kazanımları oransal olarak Hindistan’da daha yüksek olmakla birlikte, mutlak değerler açısından AB’de daha büyüktür. Her iki ekonomide de reel ücretlerin artması, anlaşmanın dağıtımsal etkilerinin genel olarak pozitif olduğuna işaret etmektedir.
Yatırım boyutunda, IPA’nın hukuki öngörülebilirliği artırması, yatırımcıların korunmasını güçlendirmesi ve uyuşmazlık çözüm mekanizmalarını netleştirmesi sayesinde AB sermayesinin
Hindistan’a yönelmesini teşvik edebileceği değerlendirilmektedir. Bununla birlikte rapor, yatırım koruma hükümlerinin sosyal, çevresel ve insan hakları yükümlülükleriyle uyumlu biçimde tasarlanmasının kritik önem taşıdığını vurgulamaktadır. Sosyal etkiler bakımından, Hindistan’da net istihdam artışı beklenirken, AB’de sektörler arası bir yeniden dağılım öngörülmektedir.
Kayıt dışı ekonomi Hindistan açısından önemli bir risk alanı olmaya devam etmekte; toplumsal cinsiyet boyutunda ise özellikle tekstil ve hizmet sektörlerinde kadın istihdamı açısından olumlu etkiler mümkün görülmektedir. Bununla birlikte çocuk işçiliği, zorla çalıştırma ve çalışma standartları alanında ILO normlarını esas alan bağlayıcı izleme mekanizmalarına duyulan ihtiyaç açık biçimde ortaya konulmaktadır.
Çevresel etkiler ise karmaşık bir tablo sunmaktadır. Artan ticaret hacmi emisyonları yükseltebilecek olsa da, teknoloji transferi ve verimlilik kazanımları bu etkiyi kısmen dengeleyebilecektir. Hindistan’da tarımsal üretim artışına bağlı olarak biyoçeşitlilik ve arazi kullanımı üzerindeki baskıların artma riski bulunmakta; su kaynakları açısından ise özellikle tarım ve tekstil sektörlerinde sürdürülebilir su yönetimi kritik bir öncelik olarak öne çıkmaktadır.
İnsan hakları boyutunda rapor, ticaretin tek başına hak ihlali yaratmadığını, ancak mevcut yapısal kırılganlıkları derinleştirme riski taşıdığını vurgulamakta ve bu nedenle bağlayıcı sürdürülebilirlik ve izleme hükümlerinin anlaşmanın ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini savunmaktadır. Genel olarak AB–Hindistan STA/IPA paketinin tedarik zinciri çeşitlendirmesi, Hint-Pasifik’te stratejik ortaklık ve AB’nin “yeni nesil, sürdürülebilir ticaret” yaklaşımıyla yüksek uyum gösterdiği, ancak bu uyumun fiilen sağlanabilmesinin Ticaret ve Sürdürülebilir Kalkınma (TSD) hükümlerinin uygulanabilirliğine bağlı olduğu sonucuna varılmaktadır.
Bu genel çerçevenin Türkiye açısından değerlendirilmesi ise ayrı ve kritik bir boyut oluşturmaktadır. Türkiye, AB–Türkiye Gümrük Birliği nedeniyle AB’nin Ortak Gümrük Tarifesini uygulamakta; ancak AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarına otomatik olarak taraf olmamaktadır. Bu yapısal asimetri, AB–Hindistan STA’sı gibi kapsamlı anlaşmaların Türkiye açısından doğrudan müzakere edilmeyen, ancak fiilen hissedilen sonuçlar doğurmasına yol açmaktadır. SIA raporu bu durumu, klasik bir “karşılıksız ticaret sapması” riski olarak tanımlamaktadır.
Anlaşmanın yürürlüğe girmesi halinde Hindistan menşeli ürünler AB pazarına sıfır veya düşük gümrük vergileriyle erişim sağlarken, Türkiye ise Hindistan pazarında benzer bir tercihli erişime sahip olmayacaktır. Bu durum özellikle tekstil ve hazır giyim, deri ve deri mamulleri, çelik ve demir dışı metaller, otomotiv yan sanayi ile makine ve elektrikli teçhizat gibi sektörlerde Türkiye aleyhine rekabet baskısı yaratmaktadır.
Ekonomik modelleme sonuçları, AB–Hindistan STA’sının Türkiye üzerindeki etkilerinin sınırlı ancak yapısal olarak olumsuz olduğunu göstermektedir. Olumsuzluklar büyük ölçüde Hindistan menşeli ürünlerle doğrudan rekabet eden tekstil ve hazır giyim sektörlerinde yoğunlaşmaktadır. Bu kapsamda Türkiye’nin dış ticaretinde iddialı senaryoda tekstil sektöründe %1,5 oranında (yaklaşık 755 milyon avro), hazır giyim sektöründe ise %3,4 oranında (yaklaşık 1,7 milyar
avro) bir daralma öngörülmektedir. Muhafazakâr senaryoda da kayıpların sürdüğü; tekstil ticaretinin %1,1, hazır giyim ticaretinin ise %2,4 oranında azaldığı görülmektedir.
Ticaretteki bu daralma üretim seviyelerine de yansımakta; iddialı senaryoda tekstil üretimi %1,1, hazır giyim üretimi ise %1,6 oranında gerilemektedir. Bu üretim kayıpları, söz konusu sektörlerin Türkiye ekonomisindeki yüksek istihdam ve ihracat payı nedeniyle ekonomik ve sosyal açıdan hassasiyet yaratmaktadır. İstihdam açısından bakıldığında, iddialı senaryoda tekstil sektöründe hem nitelikli hem de niteliksiz işgücü istihdamının %1,2 oranında azalması, hazır giyim sektöründe ise istihdam kaybının niteliksiz işgücünde %1,8, nitelikli işgücünde %1,7 düzeyine ulaşması beklenmektedir. Muhafazakâr senaryoda dahi istihdamda azalış sürmekte ve özellikle niteliksiz işgücünün yoğunlaştığı hazır giyim sektöründe sosyal etkilerin daha belirgin olabileceği ortaya çıkmaktadır.
Buna karşılık Türkiye açısından bazı tarım-gıda sektörlerinde ve kauçuk-plastik, elektronik, elektrikli teçhizat ve makine gibi bazı sanayi kollarında sınırlı ticaret ve üretim artışları öngörülmektedir. Ancak bu kazanımların ölçek olarak küçük olduğu ve tekstil ile hazır giyim sektörlerinde ortaya çıkan kayıpları telafi etmeye yetmediği açıktır. Sektörel etkilerin toplam sonucu olarak Türkiye’nin GSYH’sinde çok sınırlı fakat negatif bir etki ortaya çıkmakta; iddialı senaryoda yaklaşık 748 milyon avroluk bir daralma, muhafazakâr senaryoda ise 505 milyon avroluk bir kayıp öngörülmektedir. Refah göstergeleri de benzer şekilde iddialı senaryoda %0,1 oranında düşüşe işaret etmekte; reel ücretler ise iddialı senaryoda her iki işgücü grubu için %0,1 oranında gerilerken muhafazakâr senaryoda genel olarak değişmeden kalmaktadır.
Tüm bu bulgular birlikte değerlendirildiğinde, AB–Hindistan STA/IPA paketinin Türkiye açısından net bir ekonomik kazanç üretmeyen, asimetrik yükümlülükler doğuran ve orta vadede rekabet gücünü zayıflatma riski taşıyan bir dışsal şok niteliği taşıdığı görülmektedir. Etki makroekonomik düzeyde sınırlı olmakla birlikte, sektörler ve işgücü grupları arasında belirgin dağıtımsal sonuçlar yaratmaktadır. Bu nedenle SIA Final Raporu, dolaylı biçimde Türkiye için ticaret politikasında reaktif değil, proaktif bir yeniden konumlanma ihtiyacına işaret etmekte; özellikle Gümrük Birliği’nin STA uyum mekanizmaları içerecek şekilde modernize edilmesi veya AB–Hindistan STA’sına paralel bir Türkiye–Hindistan STA’sının müzakere edilmesi gerekliliğini stratejik bir zorunluluk olarak ortaya koymaktadır.
Türkiye ile Avrupa Birliği arasında yürürlükte bulunan Gümrük Birliği ilişkisi nedeniyle, AB pazarına yönelen Türk ihracatının, başta tekstil ve hazır giyim olmak üzere otomotiv yan sanayi, deri, kimya, makine ile elektrikli ve elektronik teçhizat sektörlerinde, AB–Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması sonrasında yoğun bir Hindistan kaynaklı rekabet baskısıyla karşı karşıya kalması kuvvetle muhtemeldir.
Hindistan’ın düşük işçilik maliyetleri, ölçek avantajı ve AB pazarına tercihli erişimi, Türkiye’nin özellikle emek yoğun ve orta-düşük teknolojili sektörlerdeki göreli rekabet gücünü zayıflatabilecek niteliktedir. Bu baskının dengelenebilmesi amacıyla Türkiye tarafından bazı tamamlayıcı politika araçlarının devreye alınması gündeme gelebilir.
Bu çerçevede;
1)
Hâlihazırda AB’den A.TR belgesi eşliğinde ithal edilen Hindistan menşeli ürünler için belirli kalemlerde uygulanmakta olan Ek Mali Yükümlülük (GTS-EMY) mekanizmasının kapsamının genişletilerek, rekabet baskısının yoğunlaşacağı söz konusu sektörlere yaygınlaştırılması, kısa vadeli bir koruyucu önlem olarak değerlendirilebilir.
2)
Dahilde İşleme Rejimi kapsamında üçüncü ülke girdileri kullanılarak üretilen ve AB’ye A.TR kapsamında ihraç edilen ürünlerde ortaya çıkan Telafi Edici Vergi (TEV) maliyetinin azaltılması önem arz etmektedir. Bu bağlamda, üretimde Hindistan menşeli girdilerin kullanılması durumunda TEV doğmaması, ihracatçılar açısından anlamlı bir maliyet avantajı yaratabilecek ve Hindistan ile rekabette kısmi bir dengeleme sağlayabilecektir.
3)
Hindistan’daki asgari ücret seviyelerinin Türkiye ile kıyaslanamayacak ölçüde düşük olduğu dikkate alındığında, işçilik maliyetlerinin ihracat üzerindeki yükünü azaltmak amacıyla, AB pazarına yönelik ihracatta rekabetin yoğunlaşacağı sektörlerde DİİB kapsamında sigorta primlerine yönelik seçici teşvik mekanizmalarının geliştirilmesi de politika setine dâhil edilebilir.
4)
Son olarak, sermayeye erişim maliyetlerinin bir göstergesi olan faiz oranlarının Türkiye’de Hindistan’a kıyasla oldukça yüksek seyretmesi gerçeğinden hareketle, özellikle tekstil gibi rekabet baskısının yoğun hissedileceği sektörlerde AB pazarına yönelik ihracatın desteklenmesi amacıyla Eximbank kredi imkânlarının genişletilmesi ve ihracatçılara daha etkin biçimde yönlendirilmesi, Türkiye’nin maliyet dezavantajını kısmen telafi edebilecek tamamlayıcı bir araç olarak öne çıkmaktadır.